Oktay Sinanoğlu 'nun muhteşem yaşamı
Türk diyarından bir dahi geçti
Mizzuri Üniversitesi birbirine giriyor
Üst üste istiflenmiş, tüm sayfaları sıralı, numaralı ve içi hınca hınç formül ve eğrilerle dolu resim defterleri, 2,5 numara sivri açılmış kalemle; çizgili, uzun, sarı bloknotlara elle yazılmış makaleler… İçinde matematik, kimya, fizik; hepsi bir arada, birbirine yardımcı… Buraya kadar her şey iyi ama bir sorun var. Kimyacılar matematikten, fizikçiler kimyadan, matematikçiler kimyadan yani aslında hiçbiri diğerinin işinden anlamıyor. Farklı disiplinleri bir araya getiren, kimsenin aklına gelmeyen bilimsel kuramlar geliştirmiş ama kime neyi nasıl anlatacak? Masasının başında oturmuş, işte bunu düşünüyor Oktay Sinanoğlu. İsminin önündeki titrler, ömrü boyunca gazetelerin, meslektaşlarının düzdüğü methiyeler onun umrunda değil. Tek derdi “anlatmak”! İstersen dünyanın en önemli problemini çöz, anlatamazsan bir hiçsin çünkü. İşte 80 yıllık ömrü boyunca onca bilimsel kuramın yanında dil üzerine çalışıp “Türkçe eğitim!” diye diretmesinin sebebi bu.
“Benim saha kafa işi; kuramsal, matematiksel fizik, kimya, bilimin edebiyatı gibi bir şey. Şimdi bir şeyi yaratıyorsun, yeni bir sistem getiriyorsun, yeni bir açıdan bakıp o işleri çözüyorsun. Roman yazmaktan öte, genel olarak güzel sanatlara benziyor.” Oktay Sinanoğlu

“Bilim yüzde 1 ilham, yüzde 99 terlemektir.”
Edward Teller*
*Hidrojen bombasının babası
İTALYA’DAN ANKARA’YA

“İçgüdü, sezi bu işlerden çok önemli. Tabii ki zembille inen bir sezgi değil bu. Çalışıyorsun, bir noktaya, kıvamına geldiğin zaman sezgin gelişiyor. Baktığın zaman işin ciğerini görüveriyorsun. Ama ispat etmesi sonra 10 sene sürüyor.” Oktay Sinanoğlu
II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla beraber apar topar Türkiye’ye döndükten hemen sonra henüz 43 yaşındaki babalarını kaybeden Oktay ve Esin, TED Yenişehir Lisesi’ne burslu olarak kabul edilirler. Esin1 daha sonra konservatuar piyano bölümüne geçip buradan mezun olacaktır. Oktay ise 1953’te TED Yenişehir Lisesi’ni birincilikle bitirip yine TED bursuyla Amerika’ya gider. O zamanlar için Türkiye’de hiç çalışma sahası olmayan kimya mühendisliğini seçmesi çevresi tarafından risk olarak görülse de o, istediği şeyden emindir. Oysa küçüklüğünden beri hayali yazar olmaktır. Kendisinin ve çevresinin anılarında o her zaman elinde bir kitap olan çocuk, “alim efendi”dir. Annesinin eşini kaybettikten sonra iki çocuğuyla birlikte giriştiği hayat mücadelesi Oktay’ı hem erkenden olgunlaştırıp sorumluluk sahibi bir kişiye dönüştürecek hem de kariyer seçimini yazarlıktan mühendisliğe kaydırmasında rol oynayacaktır:
“Bizim bütün sülalemiz millet için hiçbir menfaat düşünmeden çalışmıştır. Biz de yaratılış olarak böyleyiz. Onlar hep içtimai konularla yazdılar, çizdiler. Biz de çocukken edebiyata meraklıydık, hatta 15-16 yaşına kadar yazardım. Sonra baktım, babam dahil ailede bir sürü yazar-çizer var. Rahmetli annem Rüveyde Sinanoğlu da kalemi çok kuvvetli bir gazeteciydi. Ben onunla, babamla nasıl rekabet edebilirim diye düşünmeye başladım. 6 yaşından beri fen, fizik, kimya merakı vardı. İyisi mi bilimi seçeyim dedim. O zaman ‘Bu islerde aç kalırsın’ dediler ama ileride Türkiye’de kimya sanayii kurulur, diye düşündüm. (…) II. Dünya Harbi’nin hemen sonunda naylon, ilk plastikler, ilk antibiyotik, ilk penisilin icat edilmiş; dolayısıyla kimya mühendisliği (yurtdışında) en cazip sahaydı o yıllar…” 2
ANKARA, BİR AMERİKAN SÖMÜRGESİ

“O sıralarda Ankara bir nevi işgal edilmiş durumda, Amerikan askerleri falan var. Amerika’ya gıcık oluyordum, ‘Sömürge oluyoruz, bu Kurtuluş Savaşı’nı niye yaptık’ deyip duruyordum. Amerikan askerlerinin yaptığı rezillikleri görüp, sinir oluyordum. Amerika’ya gönderme niyetlerinin bizi devşirme yapmak olduğunu bildiğim için karşı çıkıyordum. Ama bir yakınım, ‘Senin bir yarım anan var. Ona bir şey olursa okuyamazsın, git, oku, sonra bildiğini yap’ diye nasihat edince gitmeye karar verdim. Giderken Türk bayrağı önünde ‘Gideceğim. Allah kısmet ederse orada söz sahibi olacağım. Ondan sonra gelip onlarla daha kuvvetli mücadele edeceğim’ diye yemin ettim ve yeminimi hiç unutmadım.” 3
Sonraki yıllarda Türkiye’de aldığı eğitimin diğer ülkelerdeki eğitimden ne kadar üstün olduğunu keşfettiğini söyleyen Sinanoğlu, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Türklük amaçlarına uygun bir şekilde yabancı dili de ayrıca öğrenmek yöntemine örnek vermek üzere, Atatürk 1929’da Türk Eğitim Derneğini kurdu. Derneğin amacı örnek özel Türk okulları açmak, “Türk Harsı içinde yabancı dil öğretmek” olacaktı. Bu okulda, fizik, kimya, matematik gibi bütün dersler, Ankara’nın en kuvvetli öğretmenleri tarafından güzel bir Türkçe ile öğretiliyordu. Ayrıca yabancı dil olarak İngilizce haftada on saat ayrı bir ders şeklinde öğretiliyor, kuvvetli yabancı dil öğretme yöntemleri kullanılıyordu. Türk Eğitim Derneği’nin okulları 1952’ye kadar Atatürk’ün bu ilkeleri içinde eğitime devam ettiler. O devirde, bize çok emeği geçen hem bilim ve tekniği ile bütün Türkçe’mizi, ayrıca da yabancı dili öğreten, bize hem bilim, hem Türklük aşkını, Atatürk yolunu veren değerli öğretmenlerimizi bu vesile ile burada anmayı manevi bir borç biliriz.” 4
VER ELİNİ KALİFORNİYA

“Bir meseleyi sahiden çözersen sonuç gayet basit çıkar ve herkes kullanabilir; ayracı budur işin.” Oktay Sinanoğlu

“Yayınlanınca bir ilgi yağmuru başlıyor ama bendeniz diyorum ki: O işi yaptıktan sonra işin başka taraflarına geçmiş bulunuyorum. Arkada bıraktığım işler için oraya buraya konuşma yapmaya çağırılmam garibime gidiyor, çünkü yenisiyle meşgulken, bana göre eskileri artık pek ilgimi çekmiyor. Araştırmaları yaparken en büyük mükafatım, gecenin üçünde falan sorunu çözdüğüm zaman duyduğum haz. Tasavvuf gibi birşey, âlemlere dalıyorsun neler görüyorsun, neler. Gece üçte çıkıyorum okuldan, kar yağıyor, hava buz gibi. Yarım saatlik yere koşarak gidiyorum, kafa ne biçim açılıyor. Şimşekler çakıyor kafamda. Çünkü, kafa matematiksel olarak çalışmaya başladı mı, her konuda çalışır. Koşarken bir yandan da Dumlupınar Marşı söyleyerek gidiyorum.” 5
PROFESÖR SİNANOĞLU

“İçgüdü, sezi bu işlerden çok önemli. Tabii ki zembille inen bir sezgi değil bu. Çalışıyorsun, bir noktaya, kıvamına geldiğin zaman sezgin gelişiyor. Baktığın zaman işin ciğerini görüveriyorsun. Ama ispat etmesi sonra 10 sene sürüyor.” Oktay Sinanoğlu

“Dekan Kingman Brewster bugün, burada Yale Üniversitesi’nin modern tarihindeki en genç profesörün atamasının gerçekleştirildiğini duyurdu. Bir zamanların kısa öykü yazarı, 28 yaşındaki Türk uyruklu bilimadamı Oktay Sinanoğlu, 1 Temmuz’dan itibaren (Yale Üniversitesinde) kimya profesörlüğüne atandı. Dr. Sinanoğlu, son 100 yıllık tarihte Yale Üniversitesi’ndeki en genç profesör olma özelliğini taşıyor. (…)”

“Ben bunları önce bu halk için yapmışım, sonra insanlık için yapmışım. Halkımızın özgüven kazanmasına katkım olsun diye yaptım. Hiçbir zaman ben profesör olayım, ünüm ortalıkta dolaşsın diye yapmadım. Benim kendime yakıştırdığım en güzel unvan garibandır. “6
DEVŞİRİLEMEYEN TÜRK
Aynı yıl askerlik hizmetinin ertelenmesinin ardından soluğu Ankara’da alır. Yeni kurulmuş olan ODTÜ’de bir konuşma yapacaktır. Konuşmasını Türkçe yapmaya başladığı anda rektörden uyarı gelir: “Burada Türkçe yasak, İngilizce anlat.” Cevabı çok kesin olur: “Ben kendi ülkemde, kendi dilimi konuşmaya hasret içinde geldim. Kendi dilimden bu konuşmayı yapacağım, siz anlamayacaksanız, lütfen çıkabilirsiniz. Ben size dışarıda İngilizce olarak anlatırım.”
“Türkiye’nin en birinci sorunu tepeden tırnağa aşağılık duygusuyla kıvranmasıdır. Aşağılık duygusundan nasıl kurtulursun? ‘Biz tarihte şöyleydik, böyleydik’ hamasi sözlerle olmaz. Bir şeyler yaptıkça, sorguladıkça, sonuca ulaştıkça atılır bu duygu.” Oktay Sinanoğlu

“ O, aydınlık yüzüyle kapıda ansızın belirmişti: erken ağarmış saçları, kar beyazı; gözlük camlarında, floresant aydınlığı parıldıyor: gizlice irkilmiştim, adeta korkunç bir cinayete kurban giden Sabahattin (Ali) ağabey geri dönmüş, yayınevini ziyaret ediyor; tuhaf, boyu daha mı uzamış, duruşu daha mı sert; bir başkalık var ama, dur bakalım. İlk izlenimim budur! Elini uzatırken, adını söylemişti: o tarihte ilk defa duyduğum bir isim: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu! (…) O Sinanoğlu ki, ABD nam ülkede çok genç yaşında profesör olmuş, ‘bir hârika’ çocuktur; ve ne hikmetse, öteki harika çocuklarımızdan hiç esirgenmeyen yoğun media alakası, ondan esirgenir. Acaba sözünü hiç sakınmadığından mı? Eğitim ve öğretim politikamızın hal ve gidişi, Türkçe’ye üvey evlat muamelesinin reva görülmesi, besbelli bağrını hun eylemiş; bu bahiste, bir başka yüreği yanık da, bendeniz olmuyor muyum; yanlış aklımda kalmadıysa, Kuğulu Park’ta sular kararıncaya kadar dertleşip, yüreğimizin şişini indirmiştik. (…) İşte, ‘…bizi 17 yaşında apar topar zorla Amerika’ya gönderdiler; çirkin bir gayeyle, devşirme olalım diye gönderdiler: çok şükür olmadık!’ diyen ‘adam’ bu! ”
“Bilimde, araştırmada işin yarısı can alıcı soruyu sormaktır. Sordun mu, ne yapar eder, cevabını bulursun. Baktım ki, sırf matematik yoluyla hepsini bulmak mümkün…” Oktay Sinanoğlu
BİLİMİN DİLİ MATEMATİK
Oktay Sinanoğlu söz konusu olduğunda olayların bir kronolojisini oluşturmak oldukça zor. Çünkü bir yandan dünayı dolaşıp seminerler verirken, diğer taraftan farklı ülkelerde ödüller alıp kürsülere atanıyor, başka bir tarafta Türkçe eğitim için neler yapabilirim diye düşünüp bu konularda yazı ve söylevler geliştiriyor, uyguluyor, tüm bunları yaparken açık denizlerde yelkenlisiyle dalgalarla boğuşuyor, yetmiyor pilotluk ehliyeti alıyor, evlenip çoluk çocuk sahibi oluyor. Her gittiği ülkenin dilini, kültürünü öğreniyor. Ve bunlar hemen hemen aynı zamanda gerçekleşiyor. Bitti mi sandınız? Tabii ki hayır. Sadece eğitimini aldığı Kimya dalında değil, bilimin her aşamasına el atmış bir kişi o. 1964 yılında sevdiği kızın peşinden Almanya’ya gittiğinde aklında DNA’nın yapısı ile ilgili sorular var. Stuttgart’ta bir otel odasında çözüp geliştirdiği, daha sonra kendisine “Moleküler Biyoloji’nin babalarından” sıfatını da kazandıracak Solvophobic Theory-Çözgeniter teorisi sayesinde Yale Üniversitesinde ikinci kürsüsüne atanıyor. Ancak aklı fikri hala ülkesinde, Türkçe eğitimde… Sinanoğlu eğitimde temel bilimlerin neden Türkçe verilmesi gerektiğini şu sözlerle açıklıyor:
“Mesela, fiziğin bir takım kuralları, derin kavramları var ben şimdi bunları Türkçe olarak anlatsam anlamakta zorluk çekilir. Bir tarafta İngilizce öğreniliyor. Gelmiş biri yarım yamalak, bunu tarzan İngilizcesi ile anlatıyor. Çocuğun bunları öğrenmesine imkan yoktur. Çünkü bu sıfat mıydı, İngilizce’de neydi, onu mu düşünecek yoksa fiziğin derin kavramını mı düşünecek? Anlamasına imkan yoktur. Ne dosdoğru İngilizce öğrenir ne de fiziği… Düşünmeyi unutur. 7 Atatürk’ün amacı Arapça’yı Farsça’yı atıp, yerine
Fransızca, İngilizce doldurmak, 1000 yıl önceki hatayı tekrarlayıp, yeni bir Osmanlıca daha ortaya çıkarmak değildi. (…) Dikkate şayandır ki; Atatürk yalnız edebiyat, veya yalnız resmi dil Türkçesi ile uğraşmamıştır. Özellikle temel, müsbet bilimleri, tekniği ele almıştır. 1936-1937 kış aylarında Dolmabahçe Sarayı’na çekilerek geometri öğretmenlerine, bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olmak üzere, bir geometri kitabı hazırlamıştır. Bu kitap 1937’de yazar adı gösterilmeden Milli Eğitim Bakanlığı’nca bastırıldı. O devirden beri, Türkiye’de fen derslerinin, matematiğin Türkçesini okuyarak milli eğitim yolundan geçenlerin bildikleri Türkçe birçok geometri terimlerini, ilk bu kitapta bulmak mümkündür.” 8
“Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin.”
Gazi M. Kemal /1930
Sinanoğlu Türkçe eğitim derken, gençler yabancı dil öğrenmesin demek istemiyor. Tam tersine yabancı dili ayrıca öğrenmenin önemini vurguluyor:
“İngilizceyi çok istiyorsan yaz kursunda falan öğren, ama önce sen kendi kültürünü, tarihini, kimliğini tanımak için okumalı, araştırmalar yapmalısın. Bilim teknik konusunda yetişmek istiyorsan zehir gibi matematik bilmelisin. Çünkü bilim dili matematiktir. Ayrıca yalnız aklını değil gönlünü de eğitmeyi unutma derim . Tasavvuf gönül mektebidir. Batı dünyası da anladı ki (sadece) akılla bir yere varılmıyor, yani bir şeyler eksik kalıyor. Her iki dünyamızın da mamur olabilmesi için bir formül vardır: “bilim+gönül+dil” diye. Bizler gönlümüzü zenginleştireceğiz, gönlümüzü zenginleştirecek müesseseleri açacağız, hayat tarzı batının yörüngesine girmiş insanımıza ulaşacağız, sonra da o aklıyla herşeyi başarmaya çalışıp aciz kalan ızdırap içindeki batı insanına elimizi uzatacağız. Tarih bizlerden bu vazifeyi bekliyor.

SON SÖZ
Oktay Sinanoğlu 80 yıllık ömrü boyunca kendisini çalışmaya, iyi yaptığı işi daha iyi yapmak için sadece kendisiyle yarışmaya adamış bir bilimadamı. İnandıklarını savunma şekli tam da bu kadar büyük bir dehadan beklenecek kadar naif. Söylevleri asla politik olamıyor. Yer, zaman, titr tanımıyor; bildiğini, istediği zaman, yeri geldiğinde söylüyor, yazıyor. Bir silahı varsa hep açıkta. Sırtını yasladığı tek şey zekası, çalışkanlığı ve hep saf ve iyi duygularla beslemeye çalıştığı gönlü. Tabii ki bu tüm hatlarıyla ortada olma durumu onu pek çok kez eleştiri oklarının hedefi haline getirmiş. Onu vurmak bazılarına çok kolay gözükmüş, denemişler. Açık hedef çünkü. Bilemedikleri şey şu ki, Oktay Sinanoğlu hayatın zorluklarına, okyanusun dalgalarına, uçağını indirirken ortaya çıkabilecek şiddetli rüzgara, aynı matematiğin, doğanın eşsiz güzelliğine baktığı gibi hayranlıkla bakıyor. Bitmek tükenmek bilmez bir öğrenme açlığı onunki. “Neden?” sorusuna hep “Meraktan” diye cevap veriyor. Öğrendikçe bildiğini, bildikçe güçlendiğini fark ediyor ve bu gücü sadece kendisi için istemeyecek kadar gönlü zengin bir adam… Yıllardır çözülemeyen bir çok bilimsel formülü çözdüğü gibi, hep birlikte güçlenmenin formülünü de çözmüş: paylaşmak… Bu özelliği ise gücüne güç katıyor. Onu ezmek, üzmek isteyenler hep bir duvara çarpmış gibi geri sekiyorlar. En sık yapılan eleştirilerden biri, “kendisini var eden sistemle”, Amerikan eğitim sistemiyle sürekli kavga halinde olduğu iddiası. Bu iddia aslında Sinanoğlu’nun Türkiye için yaptığı her şeyin değerini indirgemek adına hareket ve sözlerinin altında salt Amerikan düşmanlığı, kuyruk acısı hatta aşağılık kompleksi olduğu imasını taşıyor. Açık hedef demiştik… Çizgili sırtlanların arasında kalmış Anadolu parsı o. Cevabı çok kısa ve net:
“Beni onlar profesör yapmasaydı, Avrupalılar da, Ruslar da profesör yapardı. Niye kendimi borçlu hissedeyim! Zaten ben eğitimimin yarısını tamamen Türkçe dille, Türkiye’de liseyi bitirinceye kadar aldım. Bu eğitimle Amerika’ya gidip üç sene birden atladım. Yani beni yetiştiren Türkiye’dir.”
-o-
ÖZET KRONOLOJİ 10
1953-1954
• TED Yenişehir Lisesi’nde burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya mühendisliği okumak üzere ABD’ye giderek Mizzuri Üniversitesi’nde derslere başladı. Sene sonunda Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliği bölümüne Kabul edildi ve oraya gitti.
1956
• Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliği bölümünü birincilikle bitirdi.
1957
• MIT’yi sekiz ayda master derecesini tamamlayarak Yüksek Kimya Mühendisi oldu.
1959
• Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’e dönerek iki yılda kuramsal kimya doktorasını tamamladı.
1959-1960 arasında
• ABD’de Atom Enerjisi Merkezi’nde araştırmalar yaptı; araştırmaları uluslararası dergilerde yayınlandı, pek çok üniversiteden teklifler almaya başladı.
1960
• Yale Üniversitesi’nde ”yardımcı profesör” olarak çalışmaya başladı.
1961-1962
• “Öğecik (atom) ve özdeciklerin (moleküllerin) çok eksicikli (elektronlu) kuramı” ile profesörlüğe adım attı. Temel fizik kanunlarından başlayarak çeşitli maddelerin kimyasal ve fiziksel özelliklerini bulmak için gerekli bu temel kuramla, 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırmış oldu. Ve profesörlüğe yükseldi.
• Yale Üniversitesi’ndeki profesörlüğünün yanında Harvard Üniversitesi’nde kendisinin bulduğu “yeni kuantum (nicem) kimyası ve fiziği” üzerine üst düzey dersler verdi.
• Alfred P. Sloan Ödülü’nü aldı.
1963
• Temmuz ayında Yale Üniversitesi’nde resmen “tüm” profesör oldu. 28 yaşında, son 100 yıldır Batı’da en genç yaşta profesör olan kişi olarak Yale Üniversitesi tarafından dünyaya tanıtıldı.
1964-1965
• Yale Universitesi’nde ikinci kürsüye atandı; bu kürsü dünyada yeni kurulmaya başlanan moleküler biyoloji idi. Kalıtımı sağlayan DNA molekülünün yapısının neden çift sarmal olduğunu ve bunu bir arada tutan kuvvetlerin ne olduğu üzerine yaptığı çalışmasıyla (solvofobik – çözgen iter kuvveti kuramı) moleküler biyolojinin kurucuları arasına katıldı.
• ODTÜ’ye danışman profesör oldu. Eğitimin Türkçe yapılması gerektiği üzerine konuşmalara başladı.
• Tamamen ayrı bir saha olan yüksek enerji fiziği üzerine çalışmaları sonucu “yeni sekiz mezon (maddeyi oluşturan temel taneciklerden sekizi) ve özellikler kuramı”nı buldu.
• Miami Üniversitesi, Coral Gables, Florida’da hem fizik, hem moleküler biyoloji bölümlerinde ziyaretçi prof. olarak bulunup yoğun bir şekilde yüksek enerji fiziği üzerinde çalışırken, orada ”Kurumsal Bilimler Merkezi”nin kurucularından oldu.
• NIH‘ye (Amerikan Ulusal Sağlık Bilimleri Kurumu) danışman oldu.
1966
• TÜBİTAK Bilim Ödülü’nü alan ilk kişi oldu.
1967-1970 arasında
• ABD, Ulusal Argon Atom Enerjisi Laboratuvarları’nda sadece beş bilimcinin seçildiği Teftiş Kurulu Üyesi.
1968
• ODTÜ’de Kuramsal Kimya Bölümü’nü kurdu.
1970
• Atom Fiziği üzerinde çalıştı; atomların temel yapısı üzerine çok ayrıntılı bir kuram geliştirdi; “Atom fiziğinde atomların yapısı ve elektronik özellikleri kuramı”nın gökfizik alanındaki uygulamalarıyla güneş ve yıldızlardaki kimyasal öğeler hesaplanabilir oldu. ABD Ulusal Standartlar Kurumu’nun kataloglarındaki yanlış bilgiler düzeltildi.
1970-1973 arasında
• ABD Ulusal Argon Atom Enerjisi Laboratuvarı’nın başkanlığını yaptı.
1971
• 1971 Eylül’den Aralık ayına kadar Paris’te, ancak çok üst düzey matematikçi ve fizikçilerin kabul edildiği Institut Des Hauts Etudes Scientifiques’te kimyaya matematiği sokma alanında uzun yıllar sürecek çalışmalarına başladı. Bulduğu yeni matematik temeller, farklı alanlarda bilim dünyasına büyük katkı sağladı.
1973-1974
• Boğaziçi Üniversitesi’nde MEB’in teklif ettiği rektörlüğü reddedip danışman profesör olarak çalıştı.
• 1973 Mayıs ayında Almanya’nın en yüksek bilim ödülü olan Alexander von Humboldt Bilim Ödülü’nü aldı. Bu ödülü alan ilk bilimciydi.
• Amerikan Bilim ve Sanat Akademisi’ne seçilen ilk ve tek Türk oldu.
• 9. Milli Eğitim Şurası’na katıldı ve bilim ve teknoloji eğitiminin Türkçe olması gereği üzerine konuşmalar yaptı.
1975-1976
• Asya’yı keşfetti. Japon Hükümeti’nin “Uluslararası Seçkin Bilim Adamı” ödülünü almak için gittiği bu ülkede altı ay boyunca çeşitli bilimsel konuşmalar yaptı, iki ülke arasında (Türkiye ve Japonya) kültürel ve bilimsel ilişkinin kurulması için çalıştı. Neredeyse tüm Japonya’da “İpek Yolunun İki Ucu: Türkiye ve Japonya” başlığını taşıyan ve iki ülke arasındaki kültürel ve tarihi benzerlikleri anlatan konuşmalar yaptı. Japon televizyonu NHK ile İpek Yolu projesini başlattı.
• Hindistan Hükümeti’nden Devlet Misafiri olarak aldığı davet üzerine bu ülkeye gitti. Bayan Gandi’nin bakanları ve Cumhurbaşkanı Fakruttin Bey ile yine iki ülke arasında güçlü bağların oluşması için çalışmalar yaptı.
• “Türkiye Cumhuriyeti Profesörü” unvanını aldı.
• Balıkesir’de askerliğini yaptı.
1977-1978 arasında
• İki yıl İÜ Kimya Fakültesi’nde görev yaptı.
• 1978’de eski TDK’dan Fiziksel Kimya Terimleri sözlüğünü yayımladı.
1980
• 1970’lerde Almanya’da başladığı matematik temelleri geliştirmeye ve kimyaya yeni bir bakış açısı getirmeye yönelik çalışmalarının sonucunda “Kimya’nın temellerini yeni matematiklere oturma kuramı”nı buldu. Yeni nicem kanununu geliştirerek kimyayı ezber yerine yeni matematik fizik temellerine bağladı.
1982-1988 arasında
• Yale’de düzenlediği kimyanın matematik temelleri üzerine bir dizi seminere çeşitli ülkelerden bilim adamlarını davet etti. Böylece “matematiksel kimya” diye yeni bir dalın ortaya çıkmasına, J. Mathematical Chemistry dergisinin ve uluslararası kurultayların örgütlenmesine önayak oldu. İlk kurultayda açılış konuşmasını yaptı. Derginin yayın kurulu üyesiydi.
1985
• Yaklaşık on yıldır üzerinde çalıştığı ve teorisinin matematiğini 180 teoremden çıkardığı araştırmasını anlatmak üzere dünya turuna çıktı. ABD, Kanada, Batı ve Doğu Almanya, İsviçre, Japonya ve Kore’nin çeşitli üniversite ve kurumlarında konuşmalar yaptı.
1988
• Türkiye’ye davet edilerek Milli Eğitim Şurası’na katıldı.
• Amerikan basını, 180 teoremden çıkardığı, fizik ve kimyaya yeni bir bakış getiren teorisini çocuklara resimli oyunlarla anlattığı için kimyayı herkesin türetebileceğini ispatladığını yazdı.
1991
• TC Kültür Bakanlığı’nın Bilgi Çağı Ödülü’nü aldı.
1993
• Merkezini Yale Üniversitesi’nden Türkiye’ye taşımaya karar verdi.
1994-1995 arasında
• Yıldız Teknik Universitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü’nde profesör ve rektör danışmanı.
1995- 1996
• ILESAM Üstün Hizmet Ödülü’nü, GESİAD Yılın Bilam Adamı Ödülü’nü, Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Fikir Adamı Ödülü’nü aldı.
• Türk-Kazak Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyesi oldu.
1999
• DPT Yükseköğretim ve İktisadi Gelişme Uzmanlar Kurulu’na katılan yüzü aşkın akademisyen tarafından başkan seçildi.
1999-2000 arasında
• Miami Üniversitesi Matematik Bölümü’ne yarı zamanlı profesör.
2000-2001
• Yale Üniversitesi’nde “Kimyanın yeni temel kuramı ve organik ve anorganik kimyaya uygulamalar” konulu lisans üstü dersler verdi.
• ABD Yale Üniversitesi’nde iki kürsü (fiziki-kimya, moleküler biyokimya / biyofizik) profesörü. Kuramsal Fizik Merkezi’nın üyesi.
• Yıldız Teknik Üniversitesi Kimya Bölümü’nde profesör.
2002-19 Nisan 2015
• 2002’de Antalya’da Uğur Mumcu Bilim Ödülü, TÜRKSAV Türk Dünyası’na Hizmet Ödülü’nü aldı.
• 2005’te YTÜ öğrencilerinin oylamasıyla “Yılın Yıldızları En Beğenilen Bilim Adamı Ödülü”ne layık görüldü.
• Mayıs 2006’da kendisine Karaman Valisi ve Karaman Belediye Başkanınca “Karamanoğlu Mehmet Bey-Türk Diline Üstün Hizmet Onur Ödülü” verildi.
• Bye Bye Türkçe / Bir Nev-York Rüyası; Göçmen Hamamı; 2050’ye 5 Kala; Dünyanın 105 Yıllık Tarihi; İlerisi için; Türkçe Giderse Türkiye Gider; Büyük Uyanış; Hedef Türkiye; Ne Yapmalı / Yeniden Diriliş ve Kurtuluş İçin; Yeni Bilim Ufukları I; Yeni Bilim Ufuklari 2; Yeni bir matematik kuramı ve onunla bazı fizik kimya ilkelerinin bulunması; Yeni Bilim Ufukları 3 Hayatın Örgüsü Elli Yıllık Biyolojinin Temellerini Sarsan Sorular; Açıklamalı Fizik, Kimya, Matematik Ana Terimleri Sözlüğü kitaplarını yayımladı.
Oktay Sinanoğlu’nun en önemli 5 kuramı şunlardır:
• Many Electron Theory of Atoms and Molecules (1961) – Atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı
• Solvophobic Theory (1964) – Çözgeniter kuramı.
• Network Theory (1974) – Kimyasal tepkime mekanizmaları kuramı
• Microthermodynamics (1981) – Mikrotermodinamik
• Valency Interaction Formula Theory (1983) – Değerlik kabuğu etkileşim kuramı.
DİP NOT VE REFERANSLAR
1) Esin Afşar, şarkıcı, yazar, çevrmen, oyuncu. 1936-2011.
2,3) Karaalioğlu, Mustafa, Bir “dahi”nin penceresinden Türkiye’nin yakın tarihi, Yeni Şafak, 30.10.2001; Çaykan, Emine, Türk Aynştaynı Oktay Sinanoğlu Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Eylül 2001.
4,8) 10 Kasım 1971, New York Konuşması, Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı: 59,
10.1972; Sinanoğlu, Oktay, Bye Bye Türkçe, Otopsi Yayınevi, İstanbul, 2011.
5) Çaykan, Emine, Türk Aynştaynı Oktay Sinanoğlu Kitabı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 09.2001.
6) Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu: Asyalı olmakla övünüyorum, Aydınlık Dergisi, Sayı:748, 18.11.2001
7) Mutluoğlu, Mehmet, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu ile dilimiz Türkçe üzerine söyleşi, Bayrak Dergisi, 2009.
9) Anadolu, orijinali Anatolie, Yunanca gündoğumu, doğu anlamlarına geliyor. Osmanlı’ya ‘Anadoli eyaleti’ olarak geçmiş. Bkz. Nişanyan, Sevan, Kelimebaz 1, İstanbul, 2009.
10) Şahin, Osman, Oktay Sinanoğlu ile söyleşi, Aydınlık Dergisi, 12.12.2011.
11) Özet kronoloji bölümü Türk Aynştaynı Oktay Sinanoğlu Kitabı başta olmak üzere, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu resmi web sayfası, Wikipedia, idefix.com, kitap.antoloji.com kaynaklarından derlenmiştir.
Oktay Sinanoğlu 'nun muhteşem yaşamı

Post a Comment